recep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Ramazan-ı Şerif başladi.İlk iftar bugün açılacak!
Ramazan başladı, ilk oruç bugün İstanbul’da 20:30, Ankara’da 20:12, İzmir’de ise 20:32’de açılacak. Diyanet Başkanı uyardı: Akşam ezanını vaktinde okuyun...
İslam aleminin kutsal ayı, 11 ayın sultanı Ramazan, dün akşam kılınacak ilk teravih namazıyla başladı. Ramazan ayının başladığı bugün ilk iftar Ankara’da 20.12’de, İstanbul’da 20.30’da, İzmir’de 20.32’de açılacak. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Ramazan dolayısıyla il müftülüklerine gönderdiği genelgeyle Ramazan ayında teravih namazlarının Tadil-i Erkana uyularak kıldırılmasını istedi. Yaz aylarına denk gelen Ramazan ayı için özel düzenlemelere de yer verilen genelgede, tatil kentleri dikkate alınarak ihtiyaç olan camilerde teravih namazının 2 rekatta bir selam verilerek kıldırılması konusunda uyarılar yer aldı. Ramazan aylarında zaman zaman çeşitli illerde yanlış zamanda ezan okunduğu yönündeki haberlerin önüne geçmek için genelgede, din görevlileri akşam vakitlerinde de mutlaka ezanın iftar vaktinde okumaları konusunda uyarıldı.
Genelgede, müftü, vaiz ve din görevlilerinin Ramazan ayı boyunca hastane, hapishane, çocuk ıslahevi ve çocuk yuvası gibi yerleri ziyaret etmeleri istendi. Genelgede, ihtiyaç sahibi, öksüz, yetim, hasta, yaşlı, fakir ve engellilerle ilgilenecek, maddi durumu iyi olan vatandaşların gösterişli iftar davetleri vermek yerine, halkla bütünleşmeyi sağlayan, ihtiyaç sahiplerinin iştirak ettiği iftarlara yönelmeleri yönünde öncülük yapılması tavsiyesinde bulunuldu.
En erken iftar Hakkari’de...
Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı ay olduğu için en kutsal ay olarak kabul edilen Ramazanda orucu en erken Hakkarililer, en geç de Çanakkaleliler açacak. Buna göre iftar Hakkari’de 19.23’de Çanakkale’de 20.39’da yapılacak. Ramazan ayının ilk günü imsak vakti Ankara’da 03.56’da, İstanbul’da 04.06’da, İzmir’de 04.26’da girecek. İftar ise Ankara’da 20.12’de, İstanbul’da 20.30’da, İzmir’de 20.32’de olacak. İlk gün Ankaralılar 16 saat 16 dakika, İstanbullular 16 saat 24 dakika, İzmirliler ise 16 saat 6 dakika oruç tutacak.
Kadir gecesi 26 Ağustos’a denk gelen Ramazan ayında 29 Ağustos Pazartesi son oruç tutulacak. 30 Ağustos Salı günü ise üç günlük Ramazan Bayramı başlayacak.
Uzmanlar, Ramazan ayında, oruç tutanların beslenme şeklinin değişmesi ve öğün sayısının azalmasına bağlı kilo artışı sorunu yaşamamaları için günlük aktivite miktarının iftardan sonra artırılmasını öneriyor. Halsizlik nedeniyle gün içinde hareketten kaçınılmasının yağlanmayı artırabileceğini belirten uzmanlar, Ramazan’ın kilo almadan bitirilebilmesi için mutlaka iftardan 1-1,5 saat sonra 45-60 dakikalık tempolu yürüyüş yapılmasına dikkat çekiyor.
Medicana International Ankara Hastanesi’nden diyetisyen Müge Özturna, Ramazan’-da uygun beslenme programının yapılması gerektiğini belirterek, “Oruç tutanlar 16 saat aç kalıyor. Bu açlık süresinde kan şekeri düşer. Sahura da kalkılmadığında kan şekerinin düşüşü günün erken saatlerinde başlar ve daha düşük değerlere ulaşır. Bu nedenle az ve sık beslenme ilkesi kan şekerini dengelemek için mutlaka uygulanmalı. Öğünler, sahur, hafif iftar, akşam yemeği ve ara öğün olarak düzenlenmeli”dedi.
“Sahurda, kıymalı sebze yemekleri veya tahıl çorbaları, kepekli ekmek, az tuzlu peynir, meyve ve bol su içilmeli” diyen Özturna, çok tuzlu ve baharatlı yiyeceklerden de kaçınılmasını istedi. İftarın ise çorba ile açılması ve bir süre ara verdikten sonra yemeğe geçilmesini öneren Müge Özturna, “İftara su, çorba, peynir, zeytin, hurma veya kuru kayısı ile hafif başlamalı. Tatlılar da hamurlu ve kızartma değil daha çok sütlü olmalı ve iki saat sonra yenmeli. Örneğin güllaç çok uygun” dedi.KAYNAK
İslam aleminin kutsal ayı, 11 ayın sultanı Ramazan, dün akşam kılınacak ilk teravih namazıyla başladı. Ramazan ayının başladığı bugün ilk iftar Ankara’da 20.12’de, İstanbul’da 20.30’da, İzmir’de 20.32’de açılacak. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Ramazan dolayısıyla il müftülüklerine gönderdiği genelgeyle Ramazan ayında teravih namazlarının Tadil-i Erkana uyularak kıldırılmasını istedi. Yaz aylarına denk gelen Ramazan ayı için özel düzenlemelere de yer verilen genelgede, tatil kentleri dikkate alınarak ihtiyaç olan camilerde teravih namazının 2 rekatta bir selam verilerek kıldırılması konusunda uyarılar yer aldı. Ramazan aylarında zaman zaman çeşitli illerde yanlış zamanda ezan okunduğu yönündeki haberlerin önüne geçmek için genelgede, din görevlileri akşam vakitlerinde de mutlaka ezanın iftar vaktinde okumaları konusunda uyarıldı.
Genelgede, müftü, vaiz ve din görevlilerinin Ramazan ayı boyunca hastane, hapishane, çocuk ıslahevi ve çocuk yuvası gibi yerleri ziyaret etmeleri istendi. Genelgede, ihtiyaç sahibi, öksüz, yetim, hasta, yaşlı, fakir ve engellilerle ilgilenecek, maddi durumu iyi olan vatandaşların gösterişli iftar davetleri vermek yerine, halkla bütünleşmeyi sağlayan, ihtiyaç sahiplerinin iştirak ettiği iftarlara yönelmeleri yönünde öncülük yapılması tavsiyesinde bulunuldu.
En erken iftar Hakkari’de...
Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı ay olduğu için en kutsal ay olarak kabul edilen Ramazanda orucu en erken Hakkarililer, en geç de Çanakkaleliler açacak. Buna göre iftar Hakkari’de 19.23’de Çanakkale’de 20.39’da yapılacak. Ramazan ayının ilk günü imsak vakti Ankara’da 03.56’da, İstanbul’da 04.06’da, İzmir’de 04.26’da girecek. İftar ise Ankara’da 20.12’de, İstanbul’da 20.30’da, İzmir’de 20.32’de olacak. İlk gün Ankaralılar 16 saat 16 dakika, İstanbullular 16 saat 24 dakika, İzmirliler ise 16 saat 6 dakika oruç tutacak.
Kadir gecesi 26 Ağustos’a denk gelen Ramazan ayında 29 Ağustos Pazartesi son oruç tutulacak. 30 Ağustos Salı günü ise üç günlük Ramazan Bayramı başlayacak.
Uzmanlar, Ramazan ayında, oruç tutanların beslenme şeklinin değişmesi ve öğün sayısının azalmasına bağlı kilo artışı sorunu yaşamamaları için günlük aktivite miktarının iftardan sonra artırılmasını öneriyor. Halsizlik nedeniyle gün içinde hareketten kaçınılmasının yağlanmayı artırabileceğini belirten uzmanlar, Ramazan’ın kilo almadan bitirilebilmesi için mutlaka iftardan 1-1,5 saat sonra 45-60 dakikalık tempolu yürüyüş yapılmasına dikkat çekiyor.
Medicana International Ankara Hastanesi’nden diyetisyen Müge Özturna, Ramazan’-da uygun beslenme programının yapılması gerektiğini belirterek, “Oruç tutanlar 16 saat aç kalıyor. Bu açlık süresinde kan şekeri düşer. Sahura da kalkılmadığında kan şekerinin düşüşü günün erken saatlerinde başlar ve daha düşük değerlere ulaşır. Bu nedenle az ve sık beslenme ilkesi kan şekerini dengelemek için mutlaka uygulanmalı. Öğünler, sahur, hafif iftar, akşam yemeği ve ara öğün olarak düzenlenmeli”dedi.
“Sahurda, kıymalı sebze yemekleri veya tahıl çorbaları, kepekli ekmek, az tuzlu peynir, meyve ve bol su içilmeli” diyen Özturna, çok tuzlu ve baharatlı yiyeceklerden de kaçınılmasını istedi. İftarın ise çorba ile açılması ve bir süre ara verdikten sonra yemeğe geçilmesini öneren Müge Özturna, “İftara su, çorba, peynir, zeytin, hurma veya kuru kayısı ile hafif başlamalı. Tatlılar da hamurlu ve kızartma değil daha çok sütlü olmalı ve iki saat sonra yenmeli. Örneğin güllaç çok uygun” dedi.KAYNAK
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Ramazan-ı Şerif başlıyor.
İradelerin merhametle eğitildiği ve özgürleştiği, ferdi hayatta dindarlığın, sosyal hayatta kaynaşma ve paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı, Kur'an-ı Kerim'in evrensel mesajını anlamak ve içselleştirmek için daha çok okunduğu müstesna bir zaman dilimi olan Ramazan ayını 10 Ağustos Salı akşamı ilk teravih namazı kılarak idrak edeceğiz.
Bu ay, dünyanın sayısız nimetleri içinde Allah'ın lütfuna mazhar olan insanın belli bir süre zarfında bunlardan kendini uzak tutarak, bir bakıma nimetin kadrini daha yakından bildiği, muhtaçların halini anladığı ve paylaşmayı öğrendiği, rahmet ve bağışlanma mevsimidir.
Günümüzde, inanç ve ahlak değerlerimizin korunması, sağlıklı bir din anlayışının muhafaza edilerek geliştirilmesi ve kalıcı mutluluğun yakalanması açısından; nüzulünün 1400. yılını idrak ettiğimiz Kur'an-ı Kerim ve onun hayata tatbikinin en güzel örneği olan Sevgili Peygamberimizin sünneti ile sadece duygu değil, bilgi ve amel yönüyle de irtibat kurmamız, son derece önem arz etmektedir. Çünkü Kur'an ve Sünnet, Rabbimizi ve varoluşun sırrını tanıtan bir hakikat bilgisi olarak 14 asırdır bizleri korumuş, dünya hayatının engebeli yolculuğunda dimdik ayakta durmamızı ve dosdoğru yol üzere yürümemizi sağlamıştır.
- 10 Ağustos Salı günü Greenwich saatiyle 03.08 de Kavuşum (İçtima), aynı gün 15.13'de de Ru'yet olacak ve hilal ilk defa Hind Okyanusunda Güney Afrika'nın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır.
- 10 Ağustos 2010 Salı günü Ankara'da ay ile güneş aynı anda, Mekke'de ise ay güneşten 11 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke'de 1°52' ufkun üstünde, Ankara'da ise 23' ufkun altında bulunacağından Ankara ve Mekke'de hilal görülemeyecektedir.
- 11 Ağustos 2010 Çarşamba günü ise ay güneşten; Ankara'da 32 dakika, Mekke'de 55 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke'de 11° 41', Ankara'da 5° 24' ufkun üstünde bulunacağından Ankara ve Mekke'de hilal görülebilecektir.
Bugün, fert ve toplum olarak birbirimizi anlamaya, birbirimize karşı dürüst olmaya, sevgi ve saygı göstermeye; elimizdeki malı, gönlümüzdeki sevgiyi, zihnimizdeki bilgiyi ve duamızı paylaşmaya; kişisel zaaflarımızdan kaynaklanan eksikleri ve hatalarımızı gidermeye, kaynaşmaya, karşılıklı saygı ve sevgi içinde kardeşlik bağlarını güçlendirmeye ekmek su kadar ihtiyacımız vardır.
Bu sebeple; din ile olan sarsılmaz bağını asırlardır sürdüren bir milletin fertleri olarak onun kuşatıcı mesajları ile manevi dünyamızı inşa edelim, dayanışma, paylaşma ve kaynaşma ile pekişen kardeşliğimizi derinlemesine yaşayalım ve yaşatalım, sosyal ve kültürel hayatımız bakımından da canlı bir dönem haline getirelim.
Ramazan ayının şahsımız, ailemiz, milletimiz, ülkemiz, bütün İslam alemi ve insanlık için hayırlar, huzur ve barış getirmesini, bizleri manevi yönden yüceltmesini Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum.KAYNAK
17 Haziran 2010 Perşembe
REGAİB KANDİLİ
17 Haziran 2010 Perşembe gününü Cumaya bağlayan gece, rahmet, bereket ve mağfiret mevsimi olarak nitelendirilen üç aylara girdiğimizi müjdeleyen Regaip kandilidir.
Üç aylar ismiyle şöhret bulan, kalplerimizin ve gönüllerimizin manevi doyum mevsimi olan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, Müslümanlar olarak Hakk’ın rahmet, bereket ve mağfiretine olan iştiyakımızı zirve noktaya taşıyıp huzur iklimine doğru seyahat ettiğimiz müstesna zaman dilimleridir. Dini hayatımıza canlılık katan bu aylar, aramızda insani değerlerin ve ahlaki erdemlerin artmasına, yardımlaşma ve dayanışma bilincinin çoğalmasına, inananların hayır ve iyilikte birbirleriyle yarışmasına vesile olur.
Bu özel aylar ve bu ayların içinde barındırdığı mübarek gün ve geceler, bizlere, hızla geçen zamanın değerini idrak etmenin, durup düşünmenin, hayatın yoğun koşuşturması ve temposu içinde kendimize dönüp, gönül âlemine nazar kılmanın ve içe doğru bir yolculuk yapmanın imkânlarını sunar. Ayrıca Yüce Allah’a gönülden yalvararak, günahlarla kirlenmeye yüz tutmuş gönüllerimizi tövbeyle arındırma, kendimizi bulma ve bilme, nefsin sonu gelmez arzu ve ihtiraslarına dur deme ve onlardan uzaklaşma imkânını bahşeder.
Vahyin nüzulünün 1400. yılını idrak ettiğimiz bu yılda, üç aylar ve bu aylarda bulunan mübarek geceleri fırsat bilerek, Yüce Rabbimizin çağlar üstü evrensel mesajını anlama, O’nun anlam ve hikmetiyle buluşma ve hayatımıza tatbik etme adına her zaman olduğu gibi gayretli olmak durumundayız. Çünkü manevi ve ahlaki değerlerin yozlaştırıldığı, aile değerlerinin ve toplumun ortak bağlarının yok olmaya yüz tutarcasına zayıflatıldığı, dünyanın sanal ve geçici meşgalelerinin ve sonu gelmez heveslerinin bütün hayatımızı ve geleceğimizi ipotek altına aldığı günümüzde, Yüce Mevla’mızın En’am suresinde “Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Enam, 6/155) buyurduğu üzere Rabbimizin rahmet yüklü mesajı Kur’an-ı Kerim’i daha iyi anlamaya, bunun için de onun değerlerini yaşamaya, yaşatmaya ve bu çerçevede Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in örnek hayatını ve ahlakını da rehber edinmeye ihtiyacımız büyüktür.
Regaib kandili vesilesiyle bir kez daha, başta Yüce Yaratan’la olan bağlarımızı ve hayatımızı yeniden gözden geçirmeli, ahlak ve erdemin, doğruluk ve dürüstlüğün, paylaşma ve dayanışmanın, hak ve hukuka riayetin, barış ve kardeşlik içinde bir arada yaşamanın, yetime, öksüze ve kimsesize kol kanat germenin, fakir ve ihtiyaç sahiplerine vermenin, acı ve kederleri paylaşmanın, düşeni kaldırmanın, kutsal değerlere saygının insani erdemler bağlamında ulaşılabilecek en üstün değerler olduğunu hissederek, söz ve davranışlarımıza bu çerçevede yön verme kararlılığı içinde olmalıyız. Zira bu mübarek gün ve geceler değerlendirebildiğimiz, güzel amel ve davranışlarla içini doldurabildiğimiz, yanlışlarımızın farkına varıp istikamete yöneldiğimiz ölçüde bizim için kazançlı ve bereketli zaman dilimlerine dönüşecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızla birlikte bütün İslâm âleminin Regaip Kandilini kutluyor, bu gecenin insanlığın ortak huzurunu tehdit eden terör ve şiddetin, savaş ve düşmanlığın yerini barış ve huzurun almasına vesile olmasını, yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların kabul olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.KAYNAK
16 Aralık 2009 Çarşamba
İbretlerle Dolu Bir Yolculuk Medine'ye Hicret
Hicret, Müslümanlar için Mekke'de artarak devam eden baskı, zulüm ve diğer olumsuz şartlar sebebiyle Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanların 622'de Mekke’den Medine'ye göçüne verilen isimdir.
Medine’ye hicretin gerçekleştirildiği yıllarda Hz. Peygamber Müslümanların can güvenliğini temin etmek ve İslâm’ı daha uygun bir zeminde yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. İşte Yesrip (Medine) bu gayeleri gerçekleştirebilmek için stratejik öneme sahip bir yerdi.
Nübüvvetin on birinci yılında, Medineli altı kişi, Akabe'de Hz. Peygamberle buluşmuş ve gelecek yıl tekrar görüşmek üzere sözleşmişlerdi. Ertesi yıl hac mevsiminde, içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişiden beşinin de hazır bulunduğu on iki kişilik bir topluluk “Birinci Akabe”de gece vakti Hz. Peygamberle buluşarak beyat ettiler. Medineliler bu görüşmede Hz. Peygamberden, İslâm dinini anlatacak ve namazlarda imamlık yapacak bir kimse istediler. Hz. Peygamber de onlara Mus'ab b. Umeyr'i gönderdi. Bu bir bakıma Medine’ye yapılan ilk hicret sayılabilir.
Birinci Akabe Biatı’ndan bir yıl sonra yine hac mevsiminde Mus’ab b. Umeyr ile birlikte ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki (veya yetmiş beş) (İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 1 , Beyrut 1379/1957, s. 226; Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf, c. 1, Tah. M. Hamidullah, Kahire 1959, s. 240-251) kişinin katıldığı “İkinci Akabe Biatı” gerçekleştirildi. Bu durum İslâm’ın Medine’de hızla yayıldığının açık bir göstergesi idi.
Bu günlerde Mekke’de sürüp giden işkenceler yüzünden Müslümanların durumu hayli zorlaşmıştı. Bu sebeple Hz. Peygamber’in izniyle gizlice Medine'ye hicret etmeye başladılar. Hz. Ali, Ömer b. Hattab dışında herkesin gizlice hicret ettiğini, onun ise hicret edeceği zaman, Kâbe'yi tavaf ettikten sonra, orada bulunanlara kendisinin de hicret edeceğini haykırarak; “Anasını ağlatmak, çocuğunu yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadide karşıma çıksın” dediğini fakat hiç kimsenin buna cesaret edip onu takip etmediğini ifade etmektedir. (İbnu’l-Esîr, Usdu'l-Gâbe, c. 4, 1390/1970, s. 152-153; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 2, Köksal Yay, İst, 2005, s, 293-294)
Hz. Peygamber’in hicret ettiği günlerde Mekke’de Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve çeşitli sebeplerle o güne kadar hicret edememiş az sayıda Müslüman kalmıştı. Hz. Peygamberin hicretinin, sahabenin tamamı hicret edene kadar ertelenmesinin üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum. Bunun en önemli sebebi tehlikeyi üstlenme ve gemiyi en son terk etme isteği olarak yorumlanabilir.
Bu günlerde Hz. Ebû Bekir birçok kez Hz. Peygamber'den hicret için izin istemiş; ancak "Acele etme; belki Allah sana bir arkadaş verir" karşılığını almıştı. Hz. Ebû Bekir, o arkadaşın Rasulüllahın kendisi olmasını arzu ediyordu. (İbn Sa'd, I, 226)
Öte yandan, müşrikler İslâm’ın Medine’de yayılmasından endişe ettikleri için Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Sürekli çözüm(!) arayışı içinde olan müşriklerin ileri gelenleri önemli işlerini görüştükleri (yer olan Kusay bin Kilâb’ın evi) Dâru'n-Nedve'de toplanarak konuyu tartıştılar. Sonuç olarak Ebu Cehil’in önerisi ile her kabileden birer silahşor seçilerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in üzerine saldırarak öldürülmesi önerisi kabul edildi.
Müşriklerin almış olduğu karardan sonra Cebrâil, Hz. Peygamber’e Allah Teâlâ’nın hicret için kendisine izin verdiğini bildirdi. Aynı gün Hz. Ebu Bekir ile görüşen Hz. Peygamber Allah'ın kendisine hicret için izin verdiğini haber verdi. Hz. Ebû Bekir bu yolculuk için uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber’in emrine tahsis ettiğini bildirdi ise de, o "Kasvâ" adlı bu deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul etti.
Hz. Peygamber, hicret edeceği gece Hz. Ali (k.v.)’yi çağırarak kendi evinde kalmasını ve müşrikler tarafından kendisine verilmiş emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkmasını istedi. Gece evin dışında bekleyen kimseler Hz. Peygamber’in evindeki kimsenin Hz. Ali olduğunu öğrendiklerinde suikastin başarısızlıkla sonuçlanması sebebiyle hayal kırıklığına uğradılar, evde bulunan Hz. Ali’yi tartakladılar, hapsettiler, fakat daha sonra serbest bıraktılar.
Bu sonuç üzerine Mekkeli müşrikler öncelikle Medine’ye gitmesi ihtimaline karşı Medine yolunu tuttular ve Rasûl-i Ekrem'i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül verileceğini ilân ettiler.
Yolculuğun başladığı gece Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir ile birlikte Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Ertesi gün Hz. Peygamberi arayan bir grubun mağaranın ağzına kadar gelebilmeleri sebebiyle endişelenen Hz. Ebu Bekir (r.a); ‘Yâ Resûlallah! Eğilip baksalar bizi görürler’ dedi. Hz. Peygamber; ‘İki yolcu ki, Allah onların üçüncüsüdür, endişe etme Allah bizimledir!’ (Buhari, Camiu’s-Sahih, c, 7, Matbaai Âmire, 1329, s, 217) buyurdu. İşte bu an, Kur’an-ı Kerim’de de detaylı olarak yer almaktadır. (Bkz, Tevbe, 40)
Sığınakta geçirilen üçüncü günün sonunda kılavuzları ile birlikte Rasûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ve Âmir b. Füheyre, Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu değil, farklı bir güzergâh takip ediyordu. Kafile Medine'ye doğru ilerlerken birkaç defa engellenmek istenmiş fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunlardan en bilineni, Sürâka b. Mâlik’in teşebbüsüdür. Sürekâ, suikast için Rasûl-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca atının ayakları sürçmüş, toparlanarak tekrar harekete geçmiş ancak ikinci teşebbüsünde de atının ayakları kuma saplanmış ve kendisi de yere düşmüştü. Ortada fevkalâde bir durum olduğunu anlayan Süreka, Hz. Peygamberden kendisini affetmesini istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve arkadaşları dört kişiydi. İsteseler ona zarar verebilirlerdi. Ancak hiçbir zaman öç almayan Hz. Peygamber kendisini öldürmek isteyen Sürekâ’nın özrünü kabul ederek onu affetti. Hz. Peygamberin her emrini yerine getireceğini beyan eden Sürekâ’ya Hz. Peygamber; “Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma” dedi. O da yolda rastladıklarına, “Ben her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde onları bulamadım” diyerek onları geri çevirmiştir.
Hz. Peygamber ve beraberindekiler 12 Rebîülevvel 622’de Medine'ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kubâ’ya ulaştı. Burada on dört gün misafir olan Hz. Peygamber bu süre zarfında Kubâ mescidini inşa ettirdi. Kur'an-ı Kerim'de; “...İlk günden beri temeli takva üzere kurulan mescit, içinde namaza kılmana elbette daha lâyıktır...” (Tevbe, 108) şeklinde tavsif edilen mescit işte budur. Mekke'de kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkan Hz. Ali Kuba’da Hz. Peygamber'le buluştu.
Hz. Peygamber bir cuma günü Kuba’dan Medine'ye doğru hareket etti. Ranuna vadisinin orta kısmındaki bir yerde Medine’de ilk cuma namazını kıldırarak yolculuğuna devam etti. Yolculuk esnasında önünden geçilen kabilelerin temsilcileri Hz. Peygamber’i davet ediyorlar, o ise devesinin kendi haline bırakılmasını istiyordu. Deve, iki yetim çocuğa ait bir arsanın üzerinde çöktü. Buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Hz. Peygamber’i mescidin (Mescid-i Nebevî) ve yanındaki odaların inşaatı tamamlanıncaya kadar evinde misafir etti.
Çıkarılacak bazı dersler
Hicret’te her Müslümanın sahip olması gereken Allah’a sonsuz güven duyma, sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık gibi vasıflarından her biri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Süheyb-i Rumi'nin başından geçenler bunlardan biridir. Kureyşliler onun Mekke'ye gelmeden önce hiçbir mal varlığı olmadığı, bütün malvarlığını Mekke'ye geldikten sonra kazandığı, hicret etmesi durumunda malına-mülküne el koyacakları tehdidi ile onu hicretten alıkoymaya çalışmış, bunun üzerine Süheyb (r.a.), bütün mal varlığını onlara terk ederek Medine'ye hicret etmişti. Allah Rasulü (s.a.s.) bunu öğrendiğinde; "Süheyb kazandı" (İbn Sa’d, c. 3, s. 227-229; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 3, s, 24-25) buyurdu.
Hicret hadisesinde en dikkat çeken husus, Rasûlüllah'ın alınabilecek her tedbiri alması, sebeplere sarılmasıdır. Evinden çıktığı andan itibaren “yanıltıcı bir rota çizerek” Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri, Medine yolculuğu esnasında farklı bir rota izlemesi, kendisine henüz Müslüman olmayan ancak güvenilir bir kimse olan ünlü kılavuz Abdullah b. Üraykıt’ı kılavuz olarak seçmesi onun sebeplere önem verdiğinin ve stratejik dehasının örneklerindendir.
Nübüvvetin 13. yılında yapılan Akabe Biatı’nda kadınların da bulunmasını iyi tahlil edebilirsek, özellikle son yıllarda yapılan birçok tartışmanın gereksizliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Hicretteki mucizelerden birisi de; evininin etrafı kuşatılarak suikast için beklenirken Hz. Peygamber’in evinden çıkıp gitmesini müşriklerin görememeleridir.
Hz. Peygamber’in bu yolculukta kendisine arkadaş olarak Hz. Ebû Bekir'i seçmesi de dikkat çeken hususlardan biridir. O, geçen on üç yılda olduğu gibi, bu uzun ve tehlikeli yolculukta da kendisini Hz. Peygamberin yoluna feda etmiş, çocuklarını, hizmetçisini ve malını bu yolda seferber etmiştir.
Hicret günü Hz. Peygamberin elinde müşriklere ait emanetler bulunmaktadır. Herkes kabul eder ki, insan emanetini ancak en çok itimat ettiği kimseye verir. Müşriklerin, emanetleri konusunda hâlâ onu tercih etmeleri ve onun da kendisinin canına kastedmeyi plânlayanların emanetlerini bile sahiplerine ulaştırmak için yerine bir vekil bırakması gözden kaçmamaktadır. Öte yandan, böylesi kritik bir durumda Hz. Ali (k.v.)’nin bir bakıma ölümü de göze alarak Hz. Peygamber’in yatağına yatması da efendimize bağlılığının bir nişânesidir.
İslâm tarihi açısından bir dönüm noktası olan hicret, Hz. Ömer tarafından hicrî takvimin başlangıcı olarak ilân edilmiştir.KAYNAK
Medine’ye hicretin gerçekleştirildiği yıllarda Hz. Peygamber Müslümanların can güvenliğini temin etmek ve İslâm’ı daha uygun bir zeminde yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. İşte Yesrip (Medine) bu gayeleri gerçekleştirebilmek için stratejik öneme sahip bir yerdi.
Nübüvvetin on birinci yılında, Medineli altı kişi, Akabe'de Hz. Peygamberle buluşmuş ve gelecek yıl tekrar görüşmek üzere sözleşmişlerdi. Ertesi yıl hac mevsiminde, içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişiden beşinin de hazır bulunduğu on iki kişilik bir topluluk “Birinci Akabe”de gece vakti Hz. Peygamberle buluşarak beyat ettiler. Medineliler bu görüşmede Hz. Peygamberden, İslâm dinini anlatacak ve namazlarda imamlık yapacak bir kimse istediler. Hz. Peygamber de onlara Mus'ab b. Umeyr'i gönderdi. Bu bir bakıma Medine’ye yapılan ilk hicret sayılabilir.
Birinci Akabe Biatı’ndan bir yıl sonra yine hac mevsiminde Mus’ab b. Umeyr ile birlikte ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki (veya yetmiş beş) (İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 1 , Beyrut 1379/1957, s. 226; Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf, c. 1, Tah. M. Hamidullah, Kahire 1959, s. 240-251) kişinin katıldığı “İkinci Akabe Biatı” gerçekleştirildi. Bu durum İslâm’ın Medine’de hızla yayıldığının açık bir göstergesi idi.
Bu günlerde Mekke’de sürüp giden işkenceler yüzünden Müslümanların durumu hayli zorlaşmıştı. Bu sebeple Hz. Peygamber’in izniyle gizlice Medine'ye hicret etmeye başladılar. Hz. Ali, Ömer b. Hattab dışında herkesin gizlice hicret ettiğini, onun ise hicret edeceği zaman, Kâbe'yi tavaf ettikten sonra, orada bulunanlara kendisinin de hicret edeceğini haykırarak; “Anasını ağlatmak, çocuğunu yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadide karşıma çıksın” dediğini fakat hiç kimsenin buna cesaret edip onu takip etmediğini ifade etmektedir. (İbnu’l-Esîr, Usdu'l-Gâbe, c. 4, 1390/1970, s. 152-153; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 2, Köksal Yay, İst, 2005, s, 293-294)
Hz. Peygamber’in hicret ettiği günlerde Mekke’de Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve çeşitli sebeplerle o güne kadar hicret edememiş az sayıda Müslüman kalmıştı. Hz. Peygamberin hicretinin, sahabenin tamamı hicret edene kadar ertelenmesinin üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum. Bunun en önemli sebebi tehlikeyi üstlenme ve gemiyi en son terk etme isteği olarak yorumlanabilir.
Bu günlerde Hz. Ebû Bekir birçok kez Hz. Peygamber'den hicret için izin istemiş; ancak "Acele etme; belki Allah sana bir arkadaş verir" karşılığını almıştı. Hz. Ebû Bekir, o arkadaşın Rasulüllahın kendisi olmasını arzu ediyordu. (İbn Sa'd, I, 226)
Öte yandan, müşrikler İslâm’ın Medine’de yayılmasından endişe ettikleri için Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Sürekli çözüm(!) arayışı içinde olan müşriklerin ileri gelenleri önemli işlerini görüştükleri (yer olan Kusay bin Kilâb’ın evi) Dâru'n-Nedve'de toplanarak konuyu tartıştılar. Sonuç olarak Ebu Cehil’in önerisi ile her kabileden birer silahşor seçilerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in üzerine saldırarak öldürülmesi önerisi kabul edildi.
Müşriklerin almış olduğu karardan sonra Cebrâil, Hz. Peygamber’e Allah Teâlâ’nın hicret için kendisine izin verdiğini bildirdi. Aynı gün Hz. Ebu Bekir ile görüşen Hz. Peygamber Allah'ın kendisine hicret için izin verdiğini haber verdi. Hz. Ebû Bekir bu yolculuk için uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber’in emrine tahsis ettiğini bildirdi ise de, o "Kasvâ" adlı bu deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul etti.
Hz. Peygamber, hicret edeceği gece Hz. Ali (k.v.)’yi çağırarak kendi evinde kalmasını ve müşrikler tarafından kendisine verilmiş emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkmasını istedi. Gece evin dışında bekleyen kimseler Hz. Peygamber’in evindeki kimsenin Hz. Ali olduğunu öğrendiklerinde suikastin başarısızlıkla sonuçlanması sebebiyle hayal kırıklığına uğradılar, evde bulunan Hz. Ali’yi tartakladılar, hapsettiler, fakat daha sonra serbest bıraktılar.
Bu sonuç üzerine Mekkeli müşrikler öncelikle Medine’ye gitmesi ihtimaline karşı Medine yolunu tuttular ve Rasûl-i Ekrem'i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül verileceğini ilân ettiler.
Yolculuğun başladığı gece Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir ile birlikte Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Ertesi gün Hz. Peygamberi arayan bir grubun mağaranın ağzına kadar gelebilmeleri sebebiyle endişelenen Hz. Ebu Bekir (r.a); ‘Yâ Resûlallah! Eğilip baksalar bizi görürler’ dedi. Hz. Peygamber; ‘İki yolcu ki, Allah onların üçüncüsüdür, endişe etme Allah bizimledir!’ (Buhari, Camiu’s-Sahih, c, 7, Matbaai Âmire, 1329, s, 217) buyurdu. İşte bu an, Kur’an-ı Kerim’de de detaylı olarak yer almaktadır. (Bkz, Tevbe, 40)
Sığınakta geçirilen üçüncü günün sonunda kılavuzları ile birlikte Rasûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ve Âmir b. Füheyre, Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu değil, farklı bir güzergâh takip ediyordu. Kafile Medine'ye doğru ilerlerken birkaç defa engellenmek istenmiş fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunlardan en bilineni, Sürâka b. Mâlik’in teşebbüsüdür. Sürekâ, suikast için Rasûl-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca atının ayakları sürçmüş, toparlanarak tekrar harekete geçmiş ancak ikinci teşebbüsünde de atının ayakları kuma saplanmış ve kendisi de yere düşmüştü. Ortada fevkalâde bir durum olduğunu anlayan Süreka, Hz. Peygamberden kendisini affetmesini istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve arkadaşları dört kişiydi. İsteseler ona zarar verebilirlerdi. Ancak hiçbir zaman öç almayan Hz. Peygamber kendisini öldürmek isteyen Sürekâ’nın özrünü kabul ederek onu affetti. Hz. Peygamberin her emrini yerine getireceğini beyan eden Sürekâ’ya Hz. Peygamber; “Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma” dedi. O da yolda rastladıklarına, “Ben her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde onları bulamadım” diyerek onları geri çevirmiştir.
Hz. Peygamber ve beraberindekiler 12 Rebîülevvel 622’de Medine'ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kubâ’ya ulaştı. Burada on dört gün misafir olan Hz. Peygamber bu süre zarfında Kubâ mescidini inşa ettirdi. Kur'an-ı Kerim'de; “...İlk günden beri temeli takva üzere kurulan mescit, içinde namaza kılmana elbette daha lâyıktır...” (Tevbe, 108) şeklinde tavsif edilen mescit işte budur. Mekke'de kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkan Hz. Ali Kuba’da Hz. Peygamber'le buluştu.
Hz. Peygamber bir cuma günü Kuba’dan Medine'ye doğru hareket etti. Ranuna vadisinin orta kısmındaki bir yerde Medine’de ilk cuma namazını kıldırarak yolculuğuna devam etti. Yolculuk esnasında önünden geçilen kabilelerin temsilcileri Hz. Peygamber’i davet ediyorlar, o ise devesinin kendi haline bırakılmasını istiyordu. Deve, iki yetim çocuğa ait bir arsanın üzerinde çöktü. Buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Hz. Peygamber’i mescidin (Mescid-i Nebevî) ve yanındaki odaların inşaatı tamamlanıncaya kadar evinde misafir etti.
Çıkarılacak bazı dersler
Hicret’te her Müslümanın sahip olması gereken Allah’a sonsuz güven duyma, sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık gibi vasıflarından her biri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Süheyb-i Rumi'nin başından geçenler bunlardan biridir. Kureyşliler onun Mekke'ye gelmeden önce hiçbir mal varlığı olmadığı, bütün malvarlığını Mekke'ye geldikten sonra kazandığı, hicret etmesi durumunda malına-mülküne el koyacakları tehdidi ile onu hicretten alıkoymaya çalışmış, bunun üzerine Süheyb (r.a.), bütün mal varlığını onlara terk ederek Medine'ye hicret etmişti. Allah Rasulü (s.a.s.) bunu öğrendiğinde; "Süheyb kazandı" (İbn Sa’d, c. 3, s. 227-229; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 3, s, 24-25) buyurdu.
Hicret hadisesinde en dikkat çeken husus, Rasûlüllah'ın alınabilecek her tedbiri alması, sebeplere sarılmasıdır. Evinden çıktığı andan itibaren “yanıltıcı bir rota çizerek” Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri, Medine yolculuğu esnasında farklı bir rota izlemesi, kendisine henüz Müslüman olmayan ancak güvenilir bir kimse olan ünlü kılavuz Abdullah b. Üraykıt’ı kılavuz olarak seçmesi onun sebeplere önem verdiğinin ve stratejik dehasının örneklerindendir.
Nübüvvetin 13. yılında yapılan Akabe Biatı’nda kadınların da bulunmasını iyi tahlil edebilirsek, özellikle son yıllarda yapılan birçok tartışmanın gereksizliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Hicretteki mucizelerden birisi de; evininin etrafı kuşatılarak suikast için beklenirken Hz. Peygamber’in evinden çıkıp gitmesini müşriklerin görememeleridir.
Hz. Peygamber’in bu yolculukta kendisine arkadaş olarak Hz. Ebû Bekir'i seçmesi de dikkat çeken hususlardan biridir. O, geçen on üç yılda olduğu gibi, bu uzun ve tehlikeli yolculukta da kendisini Hz. Peygamberin yoluna feda etmiş, çocuklarını, hizmetçisini ve malını bu yolda seferber etmiştir.
Hicret günü Hz. Peygamberin elinde müşriklere ait emanetler bulunmaktadır. Herkes kabul eder ki, insan emanetini ancak en çok itimat ettiği kimseye verir. Müşriklerin, emanetleri konusunda hâlâ onu tercih etmeleri ve onun da kendisinin canına kastedmeyi plânlayanların emanetlerini bile sahiplerine ulaştırmak için yerine bir vekil bırakması gözden kaçmamaktadır. Öte yandan, böylesi kritik bir durumda Hz. Ali (k.v.)’nin bir bakıma ölümü de göze alarak Hz. Peygamber’in yatağına yatması da efendimize bağlılığının bir nişânesidir.
İslâm tarihi açısından bir dönüm noktası olan hicret, Hz. Ömer tarafından hicrî takvimin başlangıcı olarak ilân edilmiştir.KAYNAK
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan
Maddi ve manevi sayısız güzelliklerin yaşandığı Ramazan ayını 20 Ağustos Perşembe akşamı ilk teravih namazı kılarak idrak edeceğiz. Ramazan Ayı, ferdi hayatta dindarlığın, sosyal hayatta kaynaşma ve paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı, oruç ibadeti ile iradelerin merhametle eğitildiği ve özgürleştiği, Kur’an-ı Kerim’in evrensel mesajını anlamak ve içselleştirmek için daha çok okunduğu müstesna bir zaman dilimidir.
Ramazan, İslâm’ın rahmetle yoğrulmuş adaletini, bilgi ve hikmetle bütünleşmiş ahlâkını bütün insanlığa gösteren Allah Resulü’nün, “İnanarak ve karşılığını yalnız Allah'tan umarak Ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahları bağışlanır" müjdesinin gerçekleşeceği rahmet ve bağışlanma mevsimidir.
Ramazan, dünyanın sayısız nimetleri içinde Allah’ın lütfuna mazhar olan insanın belli bir süre zarfında bunlardan kendini uzak tutarak, bir bakıma nimetin kadrini daha yakından bildiği, muhtaçların halini anladığı ve paylaşmayı öğrendiği oruç ayıdır.
Günümüzde, sahip olduğumuz insanî değerler erozyona uğramaya yüz tutmuş, sınırsız bir dünyevîleşme ve maddileşme benliğimizi kaplamış, bireysellik, bencillik, çıkarcılık, çekememezlik ve tahammülsüzlük gibi olumsuz değerler ilişkilerimizde öne çıkmış, bütün bu beşeri zaaflar toplumumuzda mutsuz, umutsuz, olumlu düşünemeyen ve paylaşamayan kişilerin sayısını artırmıştır. Ayrıca bütün dünyayı kasıp kavuran şiddet ve terör, işgaller ve hak ihlalleri, ayrımcılık, dinleri ve din mensuplarını hedef alan korku ve evham üretimleri insanlığın geleceğe olan umutlarını zayıflatmıştır.
Şüphesiz bu olumsuzluklar, aşınan ve kaybolan değerler karşısında yapılması gereken; özünde yaratanı tanıma ve yaratılanı sevme olan, inanç ve öğretileriyle 14 asırdır insanlığı aydınlatan yüce dinimiz İslâm’ın iyi anlatılması ve anlaşılmasıdır.
Ramazan ayı kaybettiğimiz bu değerleri yeniden kazanmak, özümüzde var olan iyilik ve insani duyguları fiiliyata geçirmek için önemli bir fırsattır. Çünkü baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket mevsimi olan bu günlerde iradeleri güçlendiren oruç; cömertliği, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftar; ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravih; hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahur; bütün bu yüksek değerlerin manevi dünyamızı kuşattığı Kadir Gecesi; akıl ve gönülleri manevi bir atmosferde zirveye taşıyan ve dini duygunun kolektif olarak paylaşılmasını sağlayan hatim ve mukabeleler; toplumun sosyal yaralarını saran zekât ve fitreler ve toplumun birlik ve beraberliğini pekiştiren bayram ile Ramazan ayı, dindarlığın, sosyal dayanışma ve kaynaşmanın yoğun olarak yaşanmasına, arınma ve yenilenme bilincimizin tazelenmesine vesile olan değerli bir zaman dilimidir.
Sevinci, acıyı, kederi, hüznü paylaşmak… bilgiyi, sorumluluğu paylaşmak.. sevgi dolu bir yüreği, bir düşünceyi birbirimize açabilmek, bir tebessümü paylaşabilmek…özveri, fedakarlık ve güzellikler adına ne varsa harmanlayıp gönülden gönüle sunabilmek, yüreğimizin kapılarını herkese açabilmek… “Ben”’i “Biz” yapan yüce dinimizin rahmet kaynaklı çağrılarına kulak vererek fakirlere, kimsesizlere el uzatmak ve Yüce Rabbimiz tarafından sayısız nimetlerle donatılıp cennet gibi ayaklarımızın altına serilen dünyayı bizlere zindan eyleyen hırs ve bencilliğimizi sorgulayacak “neyimizi paylaşamıyoruz?” sorusuna cevap aramak...
Oruç ve Kur’an ayı Ramazan, bir paylaşma mevsimidir. Yanıbaşımızdakinin ve uzağımızdakinin halini anlama zamanıdır. Öteki kavramını kaldırmak ve herkese bizden bir parça olarak bakmak gerekir. Çünkü hepimiz Hz. Adem’in çocuklarıyız, hepimizin artı ve eksileri var. O yüzden paylaşmacı, içtenlikli olmak ve kardeşlerimizle aramıza koyduğumuz mesafeleri kaldırmamız gerekir. Kimseyi yargılamadan, sınıflandırmadan bir duygu ortaklığı sağlamamız gerekir…Bu konuda medyamıza da önemli görevler düşüyor. Öncelikle son yıllarda din bağının, kutsalla olan ilişkimizin hırpalanmasına geçit vermeyen, bunun için de dinî konuları ciddiyetle ve ağırbaşlılıkla ele alan medyamıza teşekkür ediyorum. İnanıyorum ki bu yıl da dini magazin üslubuyla tartışarak değil, dini daha derinden kavramaya ve dindarlık bilincimizi artırmaya çalışarak, aradığımız manevi dinginliğe ve iç huzuruna erişerek Ramazan ayını idrak edeceğiz.
Manevi arınma, yücelme, kendimizi sorgulama ve her an Rabbimizle olduğumuzu daha yakından hissettiğimiz Ramazan, bilgi dağarcığı ve gönül dünyamızı zenginleştirdiğimiz, milli birlik ve beraberliğimizi pekiştirdiğimiz bir aydır.
Din ile olan sarsılmaz bağını asırlardır sürdüren milletimizin fertleri, onun kuşatıcı mesajları ile manevi dünyalarını inşa etmiş, dayanışma, paylaşma ve kaynaşma ile pekişen kardeşliği derinlemesine yaşamış ve yaşatmış, aynı zamanda sosyal ve kültürel hayatları bakımından canlı bir dönem haline getirmişlerdir. Fert ve toplum olarak birbirimizi anlamaya, birbirimize karşı dürüst olmaya, sevgi ve saygı göstermeye; elimizdeki malı, gönlümüzdeki sevgiyi, zihnimizdeki bilgiyi ve duamızı paylaşmaya; kişisel zaaflarımızdan kaynaklanan eksikleri ve hatalarımızı gidermeye gerçekten ihtiyacımız vardır.
Rahmet, bereket ve mağfiretle dolu ve ibadetlerin mükafatlarının sınırsız olarak verildiği bu manevi mevsimi çok iyi değerlendirelim. Çocuk, genç, yaşlı, kadın erkek hep birlikte cemaate iştirak ederek camilerimizi şenlendirelim. Zengin fakir iftar sofralarında, ekmeğimizi, aşımızı, çorbamızı, yüreğimizdeki sevgiyi, selam ve umudu paylaşalım. Allah’ın rızasını kazanabilmek için iyi ve güzel davranışları artırarak, geçici ve kötü şeyleri de terk ederek üzerimizdeki manevi kirlerden arınmaya çalışalım. Orucumuzu kimin için ve niçin tuttuğumuzu düşünerek zenginleştirelim. Bu ibadeti zihnimizle, duygu ve düşüncemizle, kalbimizle, gönül dünyamızla da ifa ederek koruyucu bir kalkan kılalım.
Ramazan ayının şahsımız, ailemiz, milletimiz, ülkemiz ve bütün insanlık için hayırlar, huzur ve barış getirmesini, bizleri manevi yönden yüceltmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. KAYNAK
4 Ağustos 2009 Salı
Bu gece Beraat Kandili

5 Ağustos 2009 Çarşamba gününü Perşembe’ye bağlayan gece Berat Kandilini idrak edeceğiz. Kurtuluş, af ve arınma gibi anlamlara gelen, ayrıca Mübarek Ramazan Ayının da bir müjdecisi olan Berat gecesi, inananlara, kulluk bilinci ve hesap verme şuuruyla suç ve yanlışlardan kaçınmaları, günahlardan arınmaları ve Yüce Yaratıcı’nın sonsuz rahmet ve merhametine iltica etmeleri gerektiğini bir kere daha hatırlatır.
Milletimizin kandil olarak adlandırdığı bu geceler, bizlere hızlı bir şekilde geçmekte olan hayatta durup düşünme, özümüze dönme ve günahlarla kirlenen gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar. Ayrıca Rabbimize, kendimize ve bütün insanlığa karşı sorumluluklarımızı hatırlatır, bu görevlerimizi ihmal edip etmediğimizi sorgulayıp hata ve günahlarımızdan tevbe ederek uzaklaşma imkânı sağlar.
Berat gecesini değerlendirme imkânını bulan herkes, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki; “De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Zümer, 39/53) müjdesinin farkına vararak, ümitlerini canlı tutmalı, bağışlama ve bağışlanma duygularını güçlendirmelidir.
Böyle mübarek gün ve geceler, Kur’an’la buluşma, Hz. Peygamber’in eskimez öğütlerine kulak verme ve O’nun sünneti ile hayat bulma fırsatlarıdır. Bu gece, Kur’an’ın bizlere öğrettiği “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden (kaybedenlerden) oluruz.” (A’raf, 7/23) gibi dualarla ve Sevgili Peygamberimiz’in (sav) bu gece bolca yaptığı “Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum, senden yine sana ilticâ ediyorum. Senin şanın yücedir. Sana yaptığım senayı, senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana layık bir surette hamd etmekten acizim” (Müslim, Salat, 222/1090; İbn-i Mâce, Hadis no: 3841) duasıyla Yüce Rabbimiz’e yakarma zamanıdır.
Bu duygu ve düşüncelerle bütün İslâm âleminin Berat Kandilini kutlar, bu gecede yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını ve insanlığa barış ve huzur getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ederim.KAYNAK
19 Temmuz 2009 Pazar
Bu gece Miraç Kandili

19 Temmuz 2009 Pazar gününü Pazartesine bağlayan gece, mukaddes bir yolculuğun ve manevi bir yükselişin ifadesi olan Miraç Kandilini idrak edeceğiz.
Pek çok ilahi hikmet, sır ve bereketi içinde barındıran İsra ve Miraç, Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) yaptırılan hikmet yüklü bir yolculuğu, yükselişi ve huzura kabul edilişi ifade etmektedir. Nitekim İsra suresinin ilk ayetinde bu kutlu yolculuğun ilk aşaması şöyle dile getirilmektedir: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
İlahi kudretin bir tezahürü olduğu kadar, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) mazhar olduğu ilahi bir lütuf da olan İsra ve Miraç mucizesi, aslında belirli aşamaları kat eden insanın, Yüce Yaratan’ın destek ve lütfu dahilinde, akıl ve idrake sığmayacak derecede nice mesafelere ulaşabileceğini de göstermektedir. Miraç hadisesi bizlere, ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten geçtiğini de haber verir. Gerçek anlamda gönül ve ruh temizliğinin yolu da Yüce Allah’a bağlılık ve boyun eğmekten geçer.
Peygamber Efendimize has bir mazhariyet ve tecrübe olan Mirac’ın mü’minlere yansıyan bir bereketi olarak, İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan namaz, Sevgili Peygamberimizin (sav) ifadesiyle “Müminlerin miracı” kılınmış, her bir mü’mine namazla Yüce Rabbinin huzuruna çıkış ve oraya kabul ediliş imtiyazı tanınmıştır. Dolayısıyla namaz, dost doğru ve bilinçli bir biçimde kılındığında iç dünyamızdaki manevi yükselişi ve arınmamızı sağlayacak ve böylece bizi kötülüklerden alıkoyacaktır. Nitekim “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı sürekli hatırda tutmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 29/45) ayeti bu hususu açıkça vurgulamaktadır. Gerçekten, sadece bedeni ile değil özüyle, sözüyle, gönlüyle ve duygularıyla Allah’a yönelen ve O’nun huzurunda olduğu bilinciyle hareket eden insan, Rabbi ile baş başa kalmanın mutluluğunu yakalayacak ve bu bilinçle hayatına farklı bir anlam yükleyecek, bireysel ve toplumsal ilişkilerinde her zaman Allah’ın huzurunda ve gözetiminde olduğu inancıyla daha dikkatli, titiz ve sorumlu bir tavır sergileyecektir.
Maddi ve dünyevi kalkınmayı hedefleyen ve bu yönde de önemli mesafeler kat eden günümüz insanının, maneviyat ve ahlak alanında aynı ölçüde başarılı olduğunu söyleyemiyoruz. Bunun temelinde de dünyaya boğulurcasına dalıp ilahi çağrıya gönlümüzü ve zihnimizi yeterince açmayışımız yatmaktadır. İşlenen her bir günah ve masiyetin, bencillik, çıkarcılık, kin, düşmanlık, başkalarının hak ve hukukuna saygısızlık gibi olumsuzlukların, bizim manevi ve ahlaki yükselişimizin önündeki en büyük engel olduğu asla unutulmamalıdır.
Manevi duygularımızı canlandıran, iç dünyamıza doğru bir yolculuk yaparak kendimizi sorgulamamızı sağlayan kutsal gün ve geceler, bizlere, bireysel ve toplumsal olarak iman, ibadet ve ahlak bakımından kendimizi yenileme, geleceğimizi Allah’ın rızası doğrultusunda planlama ve ümitlerimizi tazeleme fırsatları sunar. Bu fırsatları ganimet bilerek, günahlarımızdan temizlenmek için Rabbimize tövbe etmeli, rızasına uygun yaşayabilmek için O’ndan yardım istemeliyiz. Unutmayalım ki, içtenlikle yapılan dua ve tövbe, kendimizi bulma ve bilmenin, bir başka deyişle bize “şah damarımızdan daha yakın olan” Yüce Yaratıcı’nın huzuruna kabulün en güzel yollarından biridir.
Bu duygu ve düşüncelerle dindaşlarımızın Miraç Kandilini tebrik ediyor, bu mübarek gecede Yüce Allah’a açılan ellerin ve yapılan dua ve yakarışların, İslam aleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını, başta yakın çevremiz olmak üzere bütün dünyada hepimizin gözü önünde cereyan eden hak ihlallerinin, şiddet ve acımasızlığın, acı ve gözyaşının dinmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.KAYNAK
25 Haziran 2009 Perşembe
Bu gece Regaib Kandili

Bugün 25 Haziran 2009 Perşembe gününü Cuma'ya bağlayan gece Regaib kandilini idrak edeceğiz.
Yüce Dinimiz İslâm, insanın kendisi, çevresi ve Yüce Yaratan ile ilişkilerini sağlıklı şekilde kurabilecek bir bilinç, iç barış ve özgüvene kavuşmasını gaye edinmiş; dünya ve ahiret, madde ve mana dengesi ile iman, akıl, düşünce, duygu ve bilginin ahenkli birlikteliğine büyük bir önem vermiştir. Ancak üzülerek ifade edelim ki, bilim ve teknolojinin baş döndürücü bir ilerleme kaydettiği günümüz dünyasında ferdi ve ailevi mutluluğumuzu, toplum hayatımızı, barış, huzur, dayanışma ve kardeşlik içinde bir arada yaşamamızı tehdit eden pek çok olumsuzluklar yaşanmakta, bunun etkileri de bireysel ve sosyal hayatımızda her geçen gün daha yakından hissedilmektedir.
Üç ayların manevi iklimine girildiğinin habercisi olan Regaib kandili bizlere, hayatın sonsuzluk okyanusunda buluşmak üzere akıp gittiğini ve geride sadece Allah'ın rızasına uygun iyi ve yararlı amellerin kalacağını bir kez daha hatırlatmakta, nefsimizin sonu gelmez heveslerinden, tuzak ve yanıltıcı arzularından uzaklaşarak özümüze dönmemizi sağlayacak bir bilinç tazeleme imkanı sunmaktadır. Bu bilinç tazelemenin ve yenilemenin gerçekleşebilmesi için önce kendi varoluşumuzu anlamlandırmak, iç sorgulama yapmak, Cenâb-ı Hakk'a yürekten yönelmek, işlediğimiz hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyarak O'ndan af dilemek, onları bir daha işlememek için kararlı bir duruş sergilemek ve istikamet sahibi olmak gerekir.
İdrak etmekle şeref duyduğumuz bu gecenin bizlere sunduğu rahmet iklimini fırsat bilerek, Rabbimizle, yakınlarımızla ve çevremizle bağlarımızı gözden geçirmeli, bu vesileyle olgun dindarlığın iman-ibadet-ahlak bütünlüğünü sağlamaktan geçtiğini bir kez daha hatırlamalıyız. Doğruluk ve dürüstlüğün, paylaşmanın, hak ve hukuka riayetin, kutsala saygının insani erdemler adına ulaşılabilecek en üstün değerler olduğunu hissederek bu erdemleri hayat çizgimiz kılmalıyız. Bir ibadet bilinci içinde ülkemizin hem maddi hem manevi imarı için bütün gücümüzle çalışmalı, kalp kırmaktan kaçınmalı, elimizi ve gönlümüzü uzanabileceğimiz herkese açmalı, ihtiraslarımızı dizginleyip küçük menfaat çekişmelerinden uzak durmalı, kardeşlik hislerimizi güçlendirmeye, birlik ve beraberliğimizi korumaya çaba harcamalı, kısaca insani ve ahlaki meziyetlerin kendi dünyamızda ve toplum hayatımızda güçlenmesine gayret göstermeliyiz.
Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, soydaş ve dindaşlarımızın Regaib Kandilini tebrik ediyor ve bu gecenin, ülkemizin, İslâm âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tevbelerinin ve dualarının kabul edilerek arınma ve affedilmelerine vesile olmasını Yüce Allah'tan niyaz ederim.KAYNAK
24 Haziran 2009 Çarşamba
Üç Aylar ve Regaib Kandili
Dinî hayatımızda "Üç Aylar'' olarak bilinen feyizli ve bereketli maneviyat mevsimine bir defa daha girmek üzereyiz.Bugün 24 Haziran 2009 Çarşamba, günü Üç Ayların ilki olan Recep Ayının birinci günü, bu ayın ilk Cuma gecesi olan 25 Haziran 2009 Perşembe akşamı da "Regaib Kandili'' dir.
Dinî literatürümüzde "üç aylar" diye bilinen çok feyizli ve bereketli bir manevîyat mevsimine bir kez daha kavuşmuş bulunuyoruz.
Üç Aylar, Kamerî Takvime göre, Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, mânevî huzur ve sükunun kalplere doğduğu, ilâhî rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince, mü'minlerin ruhlarını mânevî bir hava kaplar, bu mübârek aylar içerisinde öyle feyizli ve bereketli geceler vardır ki, Yüce Allah'ın rahmeti, bu gecelerde mü'minler üzerine yağmur gibi yağar.
Üç aylardan ilki olan Recep ayının mânevî değerine Kur'an-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in hadis-i şeriflerinde işaret buyurulmuştur. Tevbe Sûresi'nin 36. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..."
Âyette ifâde edilen "haram aylar"ın, "Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep" ayları olduğunu Sevgili Peygamberimiz, şu hadisleriyle açıklamışlardır:
"Muhakkak zaman Allah'ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Sene oniki aydır. Onlardan dördü haram aylarıdır. Bunlardan üçü peşpeşedir: Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, bir de Cemâziyel-âhir ile Şaban ayları arasında olan ve Mudar Kabilesi'nin ayı Recep'tir." (Buhârî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24; Müslim, Kasâme, 29; Ebû Dâvud, Menâsik, 67, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/37, 73.)
Recep Ayı, gerek İslâm'dan önce, gerekse İslâm'dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslâm dinî gelmeden önce, bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır, herkes kendisini bu ayda güven içinde hissederdi. İslâm geldikten sonra da, bu aya olan hürmet devam ettirildi. Bu ay, Regâip ve Mirac gibi mübârek geceler ve ilâhî tecellilerle şereflendirildi.
Recep ayının başlangıcında Peygamberimizin şöyle duâ ettiği rivayetler arasında yer almaktadır:
"Ey Allah'ım! Recep ve Şabanı bize mübârek kıl, bizi Ramazana kavuştur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259.)
Ülkemizde, yukarıdaki beyanlar ışığında, asırlardır bir "üç aylar" geleneği oluşmuş; Ramazana hazırlık, Recep ayının girmesiyle başlar hâle gelmiştir.
Bu aylar mübârek gecelerle doludur. Recep ayının ilk Cuma gecesi, Regâip gecesi, yirmiyedinci gecesi, Mirac gecesidir. Şaban ayının onbeşinci gecesi Berat gecesi, Ramazan ayının yirmiyedinci gecesi de Kadir gecesidir.
Burada, 25 Haziran Perşembe akşamı idrak edeceğimiz Regâip gecesine de kısaca temas edelim.
Regâip, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelen Arapça bir sözcüktür. Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî ihsan ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah'a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, Müslümanlar tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için Recep ayının ilk Cuma gecesine "Regâip Kandili" denmiştir.
Regâip Kandili, Recep ayının 27. gecesindeki Mirâc ve Şaban ayının 15. gecesindeki Berat kandillerini; Ramazan ayını, Kadir gecesini, Ramazan ve kurban bayramlarını müjdeleyen mübârek bir gecedir.
Bu geceye mahsus bir ibâdet şekli olmamakla beraber, geceyi tevbe, dua ve ibâdetle geçirmek sevap kazanmaya vesile olur.
Recep ayı içerisinde bulunan bir başka mübârek gece de Mirac gecesidir. Mirac gecesi; Allah'ın Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya götürdüğü (Bkz. İsrâ, 1.) ve oradan da göklere yükselttiği gecedir. Mirac gecesi, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilâhî vahye muhatap kıldığı, kendi âyetlerini ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, mü'minlere namazın farz kılındığı ve biz Müslümanlar için de ilâhî lütuflarla dolu olan bir gecedir.
Üç ayların ikincisi olan Şaban ayı ve onun içerisinde bulunan Berat gecesi de Müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibâdet edilmesi âdet hâlini almıştır. Bazı rivayetlerden, Hz. Peygamber'in Şaban ayına ve özellikle bu ayın onbeşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihyâ ettiğini (Tirmizî, Savm, 39; Ibn-i Mâce, İkâme, 191, Hadis No: 1389.) göz önünde bulunduran âlimler, bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Ayrıca bir kısım bilginlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid'i Aksâ'dan, Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin (Bkz. Bakara, 185.); Hicret'in ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmıştır. (Geniş bilgi için bkz. DİA, V, 475-476.)
Üç ayların sonuncusu olan Ramazan ayı ve onda bulunan Kadir gecesinin ise, dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Ramazan ayı, hayır ayı, yoksullara ve düşkünlere yardım ayı ve bütün anlamıyla Kur'an ayıdır. Ramazanın diriltici özelliği, bütün insanlığı hidâyete ve mutluluğa ulaştırmak için yeryüzüne gönderilen Kur'an-ı Kerim'in bu ayda inmeye başlamasından, (Bkz. Bakara, 185.) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin (Bkz. Kadir, 3.) bu ay içerisinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, İslâm'ın beş temelinden biri olan oruç ibâdetinin bu ayda yerine getirilmesi emredilmiştir. (Bkz. Bakara, 185.) Böylece Ramazan ayı diğer aylar içinde bir başka aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hayatımızın kazandığı ve kazanacağı yeni boyutların filizleneceği önemli bir devredir. İnsanî ve sosyal ilişkilerimizin daha güzel bir hüviyet kazanacağı zaman dilimidir.
Ramazan ayının özellikle Müslüman Türk toplumunun dinî hayatında müstesnâ bir yeri vardır. Türk milleti, Ramazan'ı yılda bir defa gelen önemli bir misafir olarak kabul eder ve hazırlıklarını buna göre yaparlar.
Her yıl Ramazan ayı yaklaşırken neşe, hareket ve bir canlılık görülür. Toplum geleneğimizin canlı ve dipdiri görüntüsü olarak Ramazan; yıllık takvimimiz içinde hatırı sayılır bir ağırlığa sahiptir. Ramazan, aylar içerisinde sultanlıkla taltif edilen bir pâyenin sahibi olarak, kandillerle karşılanıp, bayramlarla uğurlanır. İftar, sahur, terâvih gibi ibâdet meşvesinin ötesinde mânâlar taşıyan bu merasimleriyle de sultan olmanın ayrıcalıklarını yaşar.
İnsanoğlu, yaşadığı günlerde farklılıklar olmazsa, belli alışkanlıklarıyla hayatını sürdürür. Fakat alışkanlıklarının dışında ve farklı durumlarla karşılaşırsa kendine bir çeki düzen verir. İşte idrak edeceğimiz üç aylar ve bu aylar içerisinde bulunan mübârek geceler, mü'minin hayatındaki mûtad gün ve geceler arasında fazlasıyla sevap kazanacağı kıymetli zaman dilimidir. Şurası bilinmelidir ki, insan bu dünyada nasıl yaşamışsa, kıyamet gününde, Allah'ın huzuruna, dünyada işledikleriyle birlikte varacaktır. Götürdükleri iyi ise, sevinip mutlu olacak; kötü ise, pişmanlık duyarak mahcûp olacaktır. Ancak bu mahcûbiyetin orada faydası da olmayacaktır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Haşr, 18.)
Önümüzdeki üç ay içerisinde gündelik hayatın tek düzeliğinden ve sıradanlığından bizleri alıp, kendi hususî atmosferine götüren bu güzel ve özel günleri ard arda yaşayacağız. Güzel yurdumuzun insanları, kandil, Ramazan ve bayram gibi bu husûsî zamanları sosyal barışın ve huzurun bir vesilesi sayarak karşılıklı sevgi ve hoşgörüyle karşılayıp uğurlayacak kendi inanç ve değerlerini yaşama ve yaşatmayı, bizzat yaşayarak öğreneceklerdir.
"Üç aylar" diye adlandırılan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, Yüce Allah'ın ruhumuza ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir. Yapılan dileklerin dalga dalga Allah'a ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günâhları silip yok ettiği kandiller geçididir. Melekî olduğu kadar, şeytânî özelliklere de sahip ve günâh işlemeye müsait olan insanın günâhlarından tevbe edip temizlenmesi için üç aylar bir fırsattır. Kısaca üç aylar, günâhlardan arınma, sevaplarla bezenme mevsimidir. Ramazandan önce oruçla buluşanlar, Cuma namazına koşanlar, namaza başlayanlar, ibâdetlerini çoğaltanlar, tevbe ile Allah'a yönelenler... gibi mânevî kazanç elde edenlerin çokça görüldüğü anlardır üç aylar.
Hayatımızda âdeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesîle olan mübârek üç aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münâsebetlerimizi güçlendirmemiz için son derece değerli fırsatlardır.
İşte yakında idrâk edeceğimiz mübârek üç aylar; Yaratıcımıza, âilemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize ve gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır. Aramızdaki çekişmeleri, tefrika ve ihtilâfları, şahsî menfaat hesaplarını ve basit düşünce farklılıklarını bertaraf etmeli; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ve Yüce Dinîmizin bizden ısrarla istediği; barış, hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesini, insânî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesini sağlamalıdır.
Bütün kardeşlerimizin üç aylarını ve Regâip Kandillerini kutluyor, hayırlara vesile olmasını Yüce Mevlâ'dan niyâz ediyorum.KAYNAK
Dinî literatürümüzde "üç aylar" diye bilinen çok feyizli ve bereketli bir manevîyat mevsimine bir kez daha kavuşmuş bulunuyoruz.
Üç Aylar, Kamerî Takvime göre, Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, mânevî huzur ve sükunun kalplere doğduğu, ilâhî rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince, mü'minlerin ruhlarını mânevî bir hava kaplar, bu mübârek aylar içerisinde öyle feyizli ve bereketli geceler vardır ki, Yüce Allah'ın rahmeti, bu gecelerde mü'minler üzerine yağmur gibi yağar.
Üç aylardan ilki olan Recep ayının mânevî değerine Kur'an-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in hadis-i şeriflerinde işaret buyurulmuştur. Tevbe Sûresi'nin 36. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..."
Âyette ifâde edilen "haram aylar"ın, "Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep" ayları olduğunu Sevgili Peygamberimiz, şu hadisleriyle açıklamışlardır:
"Muhakkak zaman Allah'ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Sene oniki aydır. Onlardan dördü haram aylarıdır. Bunlardan üçü peşpeşedir: Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, bir de Cemâziyel-âhir ile Şaban ayları arasında olan ve Mudar Kabilesi'nin ayı Recep'tir." (Buhârî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24; Müslim, Kasâme, 29; Ebû Dâvud, Menâsik, 67, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/37, 73.)
Recep Ayı, gerek İslâm'dan önce, gerekse İslâm'dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslâm dinî gelmeden önce, bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır, herkes kendisini bu ayda güven içinde hissederdi. İslâm geldikten sonra da, bu aya olan hürmet devam ettirildi. Bu ay, Regâip ve Mirac gibi mübârek geceler ve ilâhî tecellilerle şereflendirildi.
Recep ayının başlangıcında Peygamberimizin şöyle duâ ettiği rivayetler arasında yer almaktadır:
"Ey Allah'ım! Recep ve Şabanı bize mübârek kıl, bizi Ramazana kavuştur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259.)
Ülkemizde, yukarıdaki beyanlar ışığında, asırlardır bir "üç aylar" geleneği oluşmuş; Ramazana hazırlık, Recep ayının girmesiyle başlar hâle gelmiştir.
Bu aylar mübârek gecelerle doludur. Recep ayının ilk Cuma gecesi, Regâip gecesi, yirmiyedinci gecesi, Mirac gecesidir. Şaban ayının onbeşinci gecesi Berat gecesi, Ramazan ayının yirmiyedinci gecesi de Kadir gecesidir.
Burada, 25 Haziran Perşembe akşamı idrak edeceğimiz Regâip gecesine de kısaca temas edelim.
Regâip, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelen Arapça bir sözcüktür. Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî ihsan ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah'a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, Müslümanlar tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için Recep ayının ilk Cuma gecesine "Regâip Kandili" denmiştir.
Regâip Kandili, Recep ayının 27. gecesindeki Mirâc ve Şaban ayının 15. gecesindeki Berat kandillerini; Ramazan ayını, Kadir gecesini, Ramazan ve kurban bayramlarını müjdeleyen mübârek bir gecedir.
Bu geceye mahsus bir ibâdet şekli olmamakla beraber, geceyi tevbe, dua ve ibâdetle geçirmek sevap kazanmaya vesile olur.
Recep ayı içerisinde bulunan bir başka mübârek gece de Mirac gecesidir. Mirac gecesi; Allah'ın Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya götürdüğü (Bkz. İsrâ, 1.) ve oradan da göklere yükselttiği gecedir. Mirac gecesi, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilâhî vahye muhatap kıldığı, kendi âyetlerini ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, mü'minlere namazın farz kılındığı ve biz Müslümanlar için de ilâhî lütuflarla dolu olan bir gecedir.
Üç ayların ikincisi olan Şaban ayı ve onun içerisinde bulunan Berat gecesi de Müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibâdet edilmesi âdet hâlini almıştır. Bazı rivayetlerden, Hz. Peygamber'in Şaban ayına ve özellikle bu ayın onbeşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihyâ ettiğini (Tirmizî, Savm, 39; Ibn-i Mâce, İkâme, 191, Hadis No: 1389.) göz önünde bulunduran âlimler, bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Ayrıca bir kısım bilginlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid'i Aksâ'dan, Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin (Bkz. Bakara, 185.); Hicret'in ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmıştır. (Geniş bilgi için bkz. DİA, V, 475-476.)
Üç ayların sonuncusu olan Ramazan ayı ve onda bulunan Kadir gecesinin ise, dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Ramazan ayı, hayır ayı, yoksullara ve düşkünlere yardım ayı ve bütün anlamıyla Kur'an ayıdır. Ramazanın diriltici özelliği, bütün insanlığı hidâyete ve mutluluğa ulaştırmak için yeryüzüne gönderilen Kur'an-ı Kerim'in bu ayda inmeye başlamasından, (Bkz. Bakara, 185.) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin (Bkz. Kadir, 3.) bu ay içerisinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, İslâm'ın beş temelinden biri olan oruç ibâdetinin bu ayda yerine getirilmesi emredilmiştir. (Bkz. Bakara, 185.) Böylece Ramazan ayı diğer aylar içinde bir başka aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hayatımızın kazandığı ve kazanacağı yeni boyutların filizleneceği önemli bir devredir. İnsanî ve sosyal ilişkilerimizin daha güzel bir hüviyet kazanacağı zaman dilimidir.
Ramazan ayının özellikle Müslüman Türk toplumunun dinî hayatında müstesnâ bir yeri vardır. Türk milleti, Ramazan'ı yılda bir defa gelen önemli bir misafir olarak kabul eder ve hazırlıklarını buna göre yaparlar.
Her yıl Ramazan ayı yaklaşırken neşe, hareket ve bir canlılık görülür. Toplum geleneğimizin canlı ve dipdiri görüntüsü olarak Ramazan; yıllık takvimimiz içinde hatırı sayılır bir ağırlığa sahiptir. Ramazan, aylar içerisinde sultanlıkla taltif edilen bir pâyenin sahibi olarak, kandillerle karşılanıp, bayramlarla uğurlanır. İftar, sahur, terâvih gibi ibâdet meşvesinin ötesinde mânâlar taşıyan bu merasimleriyle de sultan olmanın ayrıcalıklarını yaşar.
İnsanoğlu, yaşadığı günlerde farklılıklar olmazsa, belli alışkanlıklarıyla hayatını sürdürür. Fakat alışkanlıklarının dışında ve farklı durumlarla karşılaşırsa kendine bir çeki düzen verir. İşte idrak edeceğimiz üç aylar ve bu aylar içerisinde bulunan mübârek geceler, mü'minin hayatındaki mûtad gün ve geceler arasında fazlasıyla sevap kazanacağı kıymetli zaman dilimidir. Şurası bilinmelidir ki, insan bu dünyada nasıl yaşamışsa, kıyamet gününde, Allah'ın huzuruna, dünyada işledikleriyle birlikte varacaktır. Götürdükleri iyi ise, sevinip mutlu olacak; kötü ise, pişmanlık duyarak mahcûp olacaktır. Ancak bu mahcûbiyetin orada faydası da olmayacaktır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Haşr, 18.)
Önümüzdeki üç ay içerisinde gündelik hayatın tek düzeliğinden ve sıradanlığından bizleri alıp, kendi hususî atmosferine götüren bu güzel ve özel günleri ard arda yaşayacağız. Güzel yurdumuzun insanları, kandil, Ramazan ve bayram gibi bu husûsî zamanları sosyal barışın ve huzurun bir vesilesi sayarak karşılıklı sevgi ve hoşgörüyle karşılayıp uğurlayacak kendi inanç ve değerlerini yaşama ve yaşatmayı, bizzat yaşayarak öğreneceklerdir.
"Üç aylar" diye adlandırılan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, Yüce Allah'ın ruhumuza ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir. Yapılan dileklerin dalga dalga Allah'a ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günâhları silip yok ettiği kandiller geçididir. Melekî olduğu kadar, şeytânî özelliklere de sahip ve günâh işlemeye müsait olan insanın günâhlarından tevbe edip temizlenmesi için üç aylar bir fırsattır. Kısaca üç aylar, günâhlardan arınma, sevaplarla bezenme mevsimidir. Ramazandan önce oruçla buluşanlar, Cuma namazına koşanlar, namaza başlayanlar, ibâdetlerini çoğaltanlar, tevbe ile Allah'a yönelenler... gibi mânevî kazanç elde edenlerin çokça görüldüğü anlardır üç aylar.
Hayatımızda âdeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesîle olan mübârek üç aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münâsebetlerimizi güçlendirmemiz için son derece değerli fırsatlardır.
İşte yakında idrâk edeceğimiz mübârek üç aylar; Yaratıcımıza, âilemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize ve gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır. Aramızdaki çekişmeleri, tefrika ve ihtilâfları, şahsî menfaat hesaplarını ve basit düşünce farklılıklarını bertaraf etmeli; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ve Yüce Dinîmizin bizden ısrarla istediği; barış, hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesini, insânî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesini sağlamalıdır.
Bütün kardeşlerimizin üç aylarını ve Regâip Kandillerini kutluyor, hayırlara vesile olmasını Yüce Mevlâ'dan niyâz ediyorum.KAYNAK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)